İSİM, ŞEHİR VE TARİH EŞİTTİR YAHYA KEMAL1 - murat erol - Blogcu



murat erol

31/12/2008 - İSİM, ŞEHİR VE TARİH EŞİTTİR YAHYA KEMAL1


MURAT EROL
HECE DERGİSİ OCAK 2009

I. GİRİŞ

Yahya Kemal, hakkında yazacaklar için çok klişe sunmuş, şablonlar ortaya koymuş ve hakkında söylenecekleri kendisi dar bir alana hapsetmiş bir şairdir. Yahya Kemal hakkında yazacakların en büyük sıkıntısı biraz da budur. Yahya Kemal’in üzerinde yürüdüğü ve dile getirdiği yol ve söylem açıkçası genel ve ortalama her Türk’ün bir şekilde katılacağı, savunacağı ve dile getireceği düşünceler ya da aynı üslupla karşı duracağı ve reddedeceği düşüncelerdir. Yani Yahya Kemal üzerinde düşünmek, öncelikle genel söylemle eşitlenmeye karşı bir mücadele istiyor. Belki hayatının son dönemi hariç, dönemdaşlarının çoğundan ayrı düşen Yahya Kemal düşüncesi ve şiiri, giderek Türk toplumunun estetik ve beğeni merkezinin kendine doğru kayması ile artık toplumun genel kabulünü kazanmıştır.

 

Yahya Kemal’in hakkında, mecburen klişelerinden hareket ederek klişelerin dışında bir düşünce ortaya koymak gerektiği inancındayız. Bu bağlamda isimlerine ve yaşadığı şehirlere değinerek bireysel tarihin nasıl toplumsal tarih ile iç içe geçtiği konusu üzerinde yoğunlaşacağız. Genel olarak ülkenin yaşadığı siyasi dönemlerin arka fon olarak görülmesi beklentimizin gerçekleşmesi de yazının anlamına zenginlik katacaktır. Şairimizi anlamayı zenginleştirmek, eksik kalan parçaları tamamlamak için, O’nu yaşadığı yerler ve dönemler ile ele almak gerektiği görüşündeyiz.

 

1. GENEL OLARAK BİREYİN DÜNYASININ OLUŞUMU

 

Bir insanı, bir yazarı yaşadığı mekanlardan, toplumdan ve zamandan bağımsız olarak ele almamız ve onu anlamamız zor. Kendi ruh evrenindeki özgünlüğünün nasıl farkında olmamız gerekiyor ise, bu özgünlüğü tamamlayan, zaman zaman biçimlendiren dış etkenleri de ele almamız gerekir ki, girişilen anlama eylemi bir bütünlük kazansın. Gidddens içinde doğduğumuz ve olgunluğa eriştiğimiz kültürel ortamın davranışımızı çok fazla etkilemesi, her türlü bireysellikten ya da özgür iradeden yoksun olduğumuzu düşündürebileceğini ifade eder. Hatta insan iradesinin yalnızca, toplumun bizler için önceden hazırlamış olduğu bir kalıba döküldüğünü de ileri sürer. Ancak toplumsallaşma süreci boyunca hepimiz bir kimlik duygusu ile bağımsız düşünme ve eylem yeteneği geliştirebiliriz.[1] Karmaşık bir denklem gibi bu sosyalleşme ve kendi olma sorunsalı. İnsan kendi olarak doğar, sonra toplum ona bir şekil verir, ya da tam tersi Giddens’ın dediği gibi ancak toplum içindeki ilişkiler ağına dahil olarak bağımsızlaşabiliriz. Freud’a göre ise, bizim davranışlarımızı yönlendiren şeylerin pek çoğu bilinçdışı’nda yer alıyor ve yaşamın çok erken dönemlerinde ortaya çıkan kaygılarla baş etme biçimlerinin, yetişkinlikte de etkisini sürdürüyor.[2]

 

Diğer yandan Assmann’ın bellek’î tasniflemesine de değinmekte yarar olduğu düşüncesindeyiz. Assmann bellek’i mimetik bellek, nesneler belleği, iletişimsel bellek, kültürel bellek olarak ayrımlar[3]: Mimetik Bellek, davranış alanıdır ve davranışlar taklit sonucu elde edilir. Daha çok diğer insanlarla bir arada yaşamanın ve onlarda görmenin sonucu olarak bu belleğin oluştuğu söylenebilir. Nesneler Belleği, insan kendini bildi bileli eşyalar, evler, köyler ve kentler, sokaklar, araçlara kadar bir anlamda kendini bulduğu şeylerle çevrilidir. Bu yüzden onu çevreleyen eşyalar bir anlamda kendinin yansımasıdır, geçmişini, atalarını hatırlatır. İçinde yaşadığı şeyler dünyasının, şimdiki zamanı yaşarken farklı geçmişleri hatırlatan bir zaman dizini de vardır. Nesnelerin görüntüleri bir bellek oluşumunu getirirken hatırlamanın tetikleyicisi olurlar. İletişimsel Bellek, insan dil yeteneğini ve başkaları ile anlaşma yeteneğini de, bir iç dinamik olarak kendiliğinden değil başkaları ile alışveriş içinde, içeri ve dışarının çevrimsel ve geri dönüşlü etkileşimi ile gelişir. İletişimsel belleğin, mimetik bellekle bağlantılı düşünülmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Kültürel Bellek ise önceki üç alanın az çok bütünlük içinde buluştuğu alanı oluşturur. Rutin taklitlerin “gelenek” statüsünü kazandığı, yani amaca yönelik anlamının ötesinde bir anlama sahip olduğu zaman taklitçi belleğin sınırları aşılır. Gelenekler, kültürel anlamın devredilme ve canlandırılma biçimi olarak kültürel belleğin alanına girer.

 

Genel olarak Giddens’ın insanın yaşamının akışındaki aşamaların hem biyolojik hem de toplumsal yapısı olduğu, bu aşamaların, kültürel farklılıklar ile belli toplum biçimlerindeki insanların yaşamlarının maddi koşulları tarafından da etkilendiği görüşü üzerinden hareket edebiliriz.[4] 

 

Assman’ın bellek tasniflerinden bize yol gösterecek noktalar olarak şunları belirlemek mümkün: Bir toplum içinde yaşamak; şimdiki zaman içinde geçmişi hatırlatan eşyaları görmek ve kullanmak, mekanlarda, başka insanlarla iletişimsel alışverişte, son olarak bunların bütünün oluşturduğu kültür zemininde bulunmak.

 

Yahya Kemal örneğinde, bu donelerin ne derece etkili hale geldiğini incelemeye çalışacağız. Şairin yine bir klişe ile Batıya giderek Doğuyu (daha doğrusu vatan’ı) bulması, Batı’da Türklük şuurunun gelişimini tetikleyen özel durumlar, Milli Mücadele sonrasında bazı çevreler hariç olmak üzere genelden farklı olarak şiirdeki tarz ve dil tercihi, millet algısı, vatan ve tarihi yeniden kendine göre alması ve yeniden bir sunum çabasına girişmesi konularına dikkati çekmeye çalışacağız.

 

2. GÖÇMENLER VE İDEOLOJİLER

 

Yahya Kemal ve dönemdaşlarından bir kısmı arasındaki farkı koymak için göçmen Türk soylular ve Yahya Kemal’in düşünce farkının ortaya da konulması gerekir. Farklı coğrafyalardan Anadolu’ya ve özellikle de İstanbul’a göç etmek üzere gelen bir çok aydının Türkçülüğü ile Yahya Kemal’in Türkçülüğü (aşağıda ayrıntılandırıldı) arasındaki bariz fark göçmenlerin de kendi aralarında yek fikir olmadıklarını gösteriyor.

 

Ancak Yahya Kemal’in göçmenliği ile örneğin Ahmet Ağaoğlu ya da Yusuf Akçura’nın göçmenliği pek de benzeşmez. Balkanlar elbette önce kaynamaya, sonra elde çıkmaya başlamıştır. Ancak Yahya Kemal’in ilk İstanbul’a gelişi bir savaş neticesinde değil, ailevi sorunlar ve eğitim neticesinde gerçekleşmiştir. Bu kısa İstanbul dönemi kendisinde göçmenlik duygusu değil taşralılık duygusu uyandırmıştır. Örneğin Rus işgaline uğrayan bölgelerden ya da sıcak savaş bölgelerinden gelen ve zorunlu göçe maruz kalanların tepkisel milliyetçiliklerinin Yahya Kemal de olmadığı, aksine ırk boyutundan uzaklaşarak kültür boyutuna uzandığı görülür.

 

Türkiye’de ideolojiler üzerindeki göçmen etkisine bakıldığında, Yahya Kemal’in diğer Anadolulu olmayan fikir adamlarına göre, İstanbul’un şahsında vatan mevhumunu üst derecede içselleştirdiği görülür, bu içselleştirme diğerlerinde yoktur.

 

Kemal Karpat, 19. Yüzyılda yoğunlaşan göç dalgalarına dikkati çeker.[5] Balkanlar’dan 1827’de, Kırım’dan 1856 ve Rumeli’den 1878’de başlayan ve günümüze kadar devam eden göçler eski Osmanlı tebaasının Anadolu’ya yerleşmelerini ifade eder. Bu büyük göç dalgasının, 1850 ile 1882 arası Anadolu nüfusunun % 42 gibi bir oranda artmasında büyük payı vardır. Kesin olarak biliyoruz ki göçler, hem yerleşme yerlerinde hem de göçmenlerin kimliklerinde ve toplumların sosyal yapılarında büyük değişmelere neden olmaktadır. Kimlik değişmelerinin nedenleri arasında göçler önce gelir. Göçmenlerin tepkisel fikirlerinin giderek etkisini artırdığı gözlemlense de Yahya Kemal’in fikirlerinin tepkisellikten uzak, hatta Milli Mücadele dönemindeki yazılarından da anlaşıldığı gibi daha çok savunmacı bir milliyetçilik sergilediği görülür.

 

Yahya Kemal’in tamamen ailevi ve eğitim amacıyla İstanbul’a gelmiş olması, sonrasında uzun süre Avrupa’da kalması, o yıllarda Türklüğü ve Türk tarihine ilgi duymasında bu uzak oluşun getirdiği romantik bir idealizasyon göz ardı edilemez. Diğer Türkçü yazarların Türkçülükleri ile Yahya Kemal’in Türkçülüğü arasındaki mesafenin sosyo-psikolojik nedenlerinden biri de budur.

 

3. ANA KONU İÇİN KISA ÖZET

 

Yahya Kemal’in düşünce seyrini kronolojik izlekte ele alacağız. Düşüncelerinin geçirdiği evrimden ziyade, fikrini oluşturan ve şekillendiren etkenler üzerinde düşünme kararındayız.

 

Şairimiz 1 Aralık 1884 Üsküp’te doğdu. 1902 yılında İstanbul’a geldi. Kısa bir süre sonra, 18 yaşında Paris’e gitti. 1912 yılında İstanbul’a döndü. Milletvekili seçildi. Elçilik görevlerinde bulundu. 1958 yılında vefat etti. Hiç evlenmedi. Sabit bir evde kalmadı.

 

II. Abdülhamit’in padişahlığı döneminde doğdu ve gençlik yılları tamamen bu dönemde geçti. Dönemin modasına uyarak Paris’e “kaçtı” (1902). II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) dört yıl sonra, I. Dünya Savaşı’nda iki yıl önce İstanbul’a döndü (1912). Böylelikle II. Meşrutiyet dönemi fikir hareketliliğine yetişmiş oldu. Kurtuluş Savaşı yıllarında yazıları ile Milli Mücadeleye destek oldu. Cumhuriyetin kuruluşu gördü ve bunun yanında yer aldı. Tek parti dönemini yaşadı. Çok partili siyasi hayatın başladığını ve Demokrat Parti’nin on yıllık döneminin sekiz yılını gördü.

 

Yahya Kemal üzerinde düşünürken bu dönemlerin de göz ardı edilmemesi gerektiği düşüncesindeyiz. Türk modernleşmesinin önemli dönemlerine şahitlik eden ve kendine bağımsız bir evren kuran şairimizin, bu dönemlerde çatışma veya sert muhalefet yolunu da seçtiğini söyleyemiyoruz. Kendi evreninde yaşıyordu çünkü.

 

Üsküp’te Ahmet Agah, ilk İstanbul döneminde Agah Kemal, Paris’te ve sonraki hayatı boyunca Yahya Kemal, Soyadı Kanunu ile Yahya Kemal Beyatlı isimlerini kullandı.

 

Üsküp hayatında ruhunun şekillendiği bir dönemdir. Paris ise tarihine ve Türklüğü’ne döndüğü dönemken, İstanbul O’nun tarih kayıtlarına geçtiği yerliliğini perçinleme dönemi olmuştur. Vatan evdir Yahya Kemal’de, tarih ise hatırlamalar ve hatırlatmalarla yeniden kurulan bir dönemdir.

 

II. İSİMLER, ŞEHİRLER VE DÖNEMLER

 

1. İSİMLER: HAYATIN ÜÇ DÖNEMİ

 

Bir insan neden ismini değiştirir? İsmin, isimlik bir yanı olmaz, belki. Ancak Yahya Kemal Ahmet Agah olarak Üsküp’te doğdu, 1902’de ilk defa İstanbul’a geldiğinde dergilerde Agah Kemal olarak görüldü. Paris dönemi ise tamamen Yahya Kemal oluşu getirdi.

 

Üsküplü Ahmet Agah ilk defa İstanbul’a geldiğinde yoğun bir taşralılık duygusuna girer. İlk kırılmayı bu hal getirir. Şivesi ve giyimi ile Rumeliliğini ele veren Şair, bu taşralılık duygusunu gerçekten yoğun yaşar.

 

Bu dönemde Kemal ismini kullanmaya başlar. Bunda büyük vatan şairi Namık Kemal’e duyduğu hayranlık etkili olmuştur. Doğrudan doğruya Namık Kemal’in karizmatik kişiliğine göndermede bulunan bir tercihtir bu. Alim Kahraman’a göre O’ndaki bu etkinin kaynağı Üsküp dönemine ait motifler ve kişilerden kaynaklanır.[6] Üsküplü Ahmet Agah’ın Yahya Kemal oluşunu yine Üsküp, Üsküp’ün kültür ve dini ortamı kısacası Ahmet Agah’ın çevresi ve kültür getirmiştir.

 

Agah Kemal, İstanbul’a bir türlü ısınamamıştır. Paris’e kaçışı ile Yahya Kemal olarak yeni bir isimle yeni düşünceler dönemi de başlar. Kaçış diyoruz, herhangi bir adli durum yoktur, takibata uğramamıştır, sadece yaşının küçük olmasından dolayı izin sorunlarının gündeme gelmesi vb durumlara rağmen gizlice gitmesi “kaçış” olarak nitelendiriliyor. Paris’e kaçarcasına büyük ümitlerle giden Agah Kemal, Yahya Kemal olarak dingin bir ruh haliyle harap vaziyetteki memleketine döner.

 

Kardeşi Reşat Beyatlı, Yahya Kemal adını alışının gerekçesi olarak “İstibdat korkusuyla hüviyetini kaybettirmek” olarak söyler. Ancak kendisi bu isim olma olayını bu güvenlik gerekçesine hiç değinmeden “Bir başmakale yazmam icap etti, Yahya Kemal diye imza attım. Bunun üzerine adım Yahya Kemal olup çıktı” demiştir.[7]

 

Tek bir kişi ama üç isim. Üç isim üç şehre tekabül ediyor. Şairin kişisel tarihinde bu üç isim ve üç şehir üç dönemi karşılıyor. Kişisel tarihindeki bu üç döneme karşılık toplumunun da üç dönemine şahitlik ediyor.

 

Ahmet Agah Üsküp demek. Agah Kemal küsülen İstanbul demek. Yahya Kemal ismi ise önce Paris demek, sonra tekrar barıştığı İstanbul demektir. Yine Ahmet Agah taşralı, Agah Kemal küstün ve kaçak iken, Yahya Kemal vatan özlemi ve vatan’ın ev olarak tahayyülü demektir.

 

Üsküp’lü Agah Kemal, İstanbul’lu Yahya Kemal’e dönüşürken bir değişim de yaşamıştır. Başkalaşmıştır ama yine de kendisi olmuştur. Tek fark taşralılıktan sıyrılmış ve adeta İstanbul’un yerlisi olmuştur.

 

2. ŞEHİRLER: FİKRİN ÜÇ DÖNEMİ

 

Yahya Kemal’in hayatında, hakkında bütün yazan ve yazacak olanların geçemeyeceği üç şehrin etkisi büyüktür. Başta da belirttiğimiz gibi belleğin ve fikirlerin oluşumunda ortamın etkisi bulunuyor, ancak Yahya Kemal de bu etki o kadar açık ve net olarak ortadadır ki, bu şehirlerin ve bu şehirlerde geçirdiği zamanları özellikle ele alınması bir zorunluluktur. Zira Yahya Kemal’in şiir macerasında üç Avrupa şehrinin: Üsküp, İstanbul ve Paris’in ve bu şehirlerde yaşadıklarının büyük etkisi vardır.[8] Şiirine ilave olarak dünya görüşünün tekamülünde de etkili olmuştur bu şehirler.

 

Bir döneminden itibaren bir göçe dönüşecek olan hayatı boyunca gördüğü, uzun veya kısa yaşadığı şehirlerden üçünün kişiliği üzerindeki etkileri oldukça belirgindir.[9] Üç şehir, üç isim demek olduğu gibi yine bireysel tarihinde üç döneme tekabül etmiştir. Üsküp dini ve milli kültür ortamını hazırlarken, Paris önce bohem bir yaşantı iken zaman içinde dinginliği getirmiş ve tarih içinde Türklüğü aramaya dönüşmüştür. İstanbul ise Üsküp’te ruhuna işleyen, Paris’te düşünceye dökülerek somutlaşan fikirlerin hayata geçtiği şehir olmuştur. Üsküp aile ocağı, Paris okul, İstanbul medeniyetimiz ve bütün vatan olarak sembolleştirilebilir.[10]

 

a. ÜSKÜP: ÇOCUKLUĞUN DEĞİL TÜM HAYATININ RENGİ

 

Üsküp kökler demek Yahya Kemal’in dünyasında. Dinin ve yerli kültürün tohumlarının ekildiği şehirdir. Üsküp Dönemi 1884-1902 yılların arasında geçmiştir. Bir daha da, ailesinin göçü nedeniyle de, oralara gitmemiş ve oraları görmemiştir. Sadece bir yolculuk sırasında bakınmakla yetinmiştir.

 

Üsküp Yahya Kemal’in kişiliğinin şekillenmesinde büyük oranda rolü olan şehirlerden ilkidir.

Batı şiirini okurken ve severken kafasında Üsküp ve İstanbul’daki eski şehrin rüzgarları esmekteydi.[11] Yahya Kemal üzerine belki de en çok çalışma yapan isim olan Sermet Sami Uysal ayrıntılı çalışmasının girişinde –bizim de belirttiğimiz ve yapmaya çalıştığımız yolu deneyerek- her çocuğun kişiliğinin oluşmasında en gelişmiş soyunun baskın özellikleri kadar gözlerini dünyaya açtığı çevrede rol oynadığını belirtir.[12] Bu çevre, İstanbul’un fethinden çok önce Türkleşmiş olan Balkanlar’da, üstelik Türklüğün en yoğun olarak yaşandığı Üsküp’tür.

 

Yalnızca doğduğu ve çocukluk yıllarını geçirdiği yer olduğundan değil belki de İstanbul’dan önce Türkleşmeye başladığından Balkanlar’ın Yahya Kemal’in gönlünde bambaşka bir yeri vardır.[13] Nihat Sami Banarlı’nın derlediği hatıralarında Yahya Kemal, Üsküp’ün, yalnız vatan olarak değil, şehir olarak da gurbette hatırlanmaya değer bir beldemiz olduğunu kaydeder.[14]

Yahya Kemal, Üsküp’ün elden çıkışına çok üzülür. Bu üzüntüsünde biraz da annesinin kabrinin orada olmasının da etkisi vardır. Bu şehrin gönlünde hep yaşayacağını söyler şiirlerinde.[15]

 

a.1. AİLE ORTAMI

 

Aile ortamı ve özellikle de annesinin etkisi Yahya Kemal’de bir ömür boyu sürmüştür. O’ndaki milli ve dini duyarlığın en saf halini bu ortam kazandırmıştır. Bu saf etkiye dairesel bir yönelimle ömrünün ilerleyen dönemlerinde varmıştır, hem de sağlam ve berrak bir kafayla varmıştır.

 

Yahya Kemal’de tarih bilincinin çok genç yaşta uyanışında 1071’de Anadolu’yu hemen ardında Rumeli’yi yurt edinen Türk oğlunun tarihine tutkuya varan bir ilgi ile eğilişinde ve onu yalnız şiirlerinin değil nesirlerinin de ana teması gibi işleyişinde hayata gözlerini açtığı serhat boyu konumundaki çevresi kadar çok köklü soyunun da Uysal’a göre büyük etkisi olmuştur.[16]  

 

Daha çok küçük yaşta İslamiyeti “bir nefes gibi” içine sindirişinde annesinin dini telkinlerinin ve kendisine dinle ilgili okuduğu kitapların yanı sıra evlerinin “çevre”si de etkili olmuştur.[17] Hatıralarında annesinin Müslüman bir kadın olduğunu, “Muhammediyye” okuduğunu, kendisine Kur’an öğrettiğini anlatır. Annesinin nasihatı ise “Oğlum dünyada iki insanı sev… Peygamber Efendimizi bir de Sultan Murat Efendimizi sev!...”dir.[18] Yahya Kemal anılarında bu Murat Padişah’ın I.Murat ile II Murat’ın hizmetleri ve hatıralarının birleşmesinden oluşan tek bir kişi olduğunu ifade eder. Rumeli fatihi Osmanlı padişahları tek bir kişi olarak algılanıp, bu tek şahsa büyük bir saygı beslenmektedir. Üsküp Şair için en başta anne, çocukluğun mesut yılları, koynunda annenin yattığı topraklar. Sonra ömrü boyunca kendisini terk etmeyecek, kulaklarından eksilmeyecek ezan sesleri; Müslümanlıktır.[19]

 

a.2. EV DUYGUSUNUN GELİŞMESİ

 

Yahya Kemal de ev vurgusuna sık rastlarız. Belki de çocukluk yıllarından sonra sabit evi olmamış, otellerde, pansiyonlarda ya da dostlarının yanında kalan bir insanın bu derece ev vurgusu içinde olması bir çelişki olarak görülebilir. Ancak Yahya Kemal vatan’ı ev olarak gören bir anlayışı dillendirdi. Bütün vatan’ı ev olarak gördü. Belki de sürekli göçebeliği de bu duygunun gelişmesinde etkili olmuştur. İstanbul’da değişik yerlerde kalırken tüm İstanbul’u tüm vatan’ı ev olarak kabul ederek gerçek manada ev duygusunu karşılıyordu. Bachelard’ın “Ev düşü barındırır, düş kuranı korur; dinginlik içinde düş kurmamızı sağlar.” sözü Yahya Kemal’in şahsında farklı bir anlam kazanıyor.

 

İçindeki ev hasreti O’nun vatan’ı bir ev olarak işaretlemesine ve sık sık ev’e dönüş imgesini kullanmasını getirdi. “En modern ikametgah olan eve dönmekle eski Türk evine yeni bir hayat içinde dönmüş olacağız.” ya da “Ev vatandan bir parçadır. Eskiden nesillerce babalarımızın evinde doğuyorduk, büyüyorduk, yetişiyorduk, vatan toprağına çok yerleşmiş bir millettik. Şimdi ise daha elverişli ve ucuz oluyor diye gençler palas otellerde evleniyorlar.”[20] İlk cümle ile somut olarak ev’i işaret ederek bunu kültürel bir anlam taşıyacağını dile getirir. İkinci cümlesi ile de, ev ve vatan arasındaki bağı somutlaştırarak, yeni zaman yeni adetleri eleştirir.

 

Somut olarak bir ev’e ait olduğu döneme bakarsak. Kısa bir süre kiralık bir eve taşınmak, Üsküp’ün klasik Müslüman semtinden ayrılmak O’na Üsküp sevgisini daha çok hissettirmiştir.[21] Yine Lise eğitimi için Selanik’e gönderilir ama camileri, şadırvanları ve ruhani havası ile Üsküp’ü özlemektedir.[22] Bir türlü Üsküp’ten kopamaz. Annesinin vefatı bu etkiyi artırmış, oradaki tekkelerle olan irtibatı, çevresi Üsküp’e olan bağını artırmıştır. Şair, çocukluk döneminde de ev ile Üsküp’ü özdeşleştirmiştir.

 

Üsküp’ün Yahya Kemal’de bu derece etkili olmasının nedenlerinden biri de Üsküp’teki çocukluk yıllarının güzelliğinin bir yarım kalmışlık taşımasındandır. Daha ilk bilinç açılması yıllarında sevdiği şehre bir türlü tam olarak yerleşemez. Ömrü boyunca da bir türlü görme ve gezme imkanı bulamaz. Üsküp yarım kalmış bir ev’e ait oluş, yarım kalmış bir çocuktur.

 

Üsküp’ün kaybedilmiş bir ev olması, artık Şair’in İstanbul ve vatanı ev olarak kabul etmesini getirmiş, diğer yandan gerçek anlamda bir ev’e de yerleşememiştir. Buradan hareketle Yahya Kemal’in erken yaşlarda çektiği ev sıkıntısının, vatan olarak karşımıza çıktığı söylenebilir. Zira O, vatanı özelde İstanbul’u ev olarak görürken, küçük yaştaki ev hasretliğinin bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Ev, kaybedilmiş bir evdir. Ev gördüğü vatan’ı kaybetmemek üzerine düşeni yapar. Bu vatan’ın sembolü olarak gördüğü İstanbul’a aşık vaziyette neredeyse her semtine şiir yazar.

 

a.3. DİNİ HAYAT VE TASAVVUF’A AŞİNALIĞIN GELİŞMESİ

 

Üsküp yıllarında özellikle annesinden dini kültür almasının yanı sıra tekkelere de gitmeye ve oralardan da bir kültür almaya başlar. Üsküp en az İstanbul kadar din ve milliyet çağrışımı yapan bir yer olup çıkar Yahya Kemal’de. Paris’te iken bile, hiç ilgili bir durum olmadığı halde kulaklarında Üsküp’teki ezan seslerinin bir hatıra gibi aksedip, kendisini bir nostalji içinde bıraktığını hissettiği anlar olduğunu anlatır hatıralarında.[23] Üsküp’le İslamlık arasında her zaman çok sıkı bir bağ kurmuş ve hatta hatıralarını dile getirdiği bir yazısına da “Üsküp’te Ezan Sesleri” adını vermiştir.[24] Müslüman aleminin Üsküp’ü de dalga dalga saran büyük acıları adeta ezanla özdeşleşir. Onun için Yahya Kemal’in hayatında ezan’ın bambaşka bir yeri vardır.[25] Ezan da çocukluğunun mutlu yılları demek, safi bir yaşam demektir. Üsküp demektir.

 

Üsküp’te Rufai tekkesinde şiir, müzik ve tasavvufi terbiye edindi.[26] Yine Vardar Nehri kenarındaki Sadi Tekkesine devam etmiştir.[27] Yani farklı farklı tekkelerden bir şeyler almıştır. Buradan ilginç bir notu iletmeliyiz. Yahya Kemal, Cumhuriyet’in ilanından sonra Tekke ve Zaviyelerin kaldırılmasına karşı çıkmış ve bunu en üst seviyede dile getirmiştir. Ancak kendisi de tekkelerin artık bozulduğunu kabul etmesine, eski işlevlerini büyük oranda kaybettikleri inancına rağmen, tamamen kaldırılması yerine ıslahı yolunu önermiştir. Şair’in bu refleksinin kökünde yatan nedenlerden biri bize göre kendisine dini ve milli bir şuur kazandıran aileden sonraki ilk yapıların tekkeler olmasındandır.

 

Yahya Kemal’in şiirlerinde karşımıza çıkan bu ruhun ilk tohumları Üsküp’te, Üsküp’ün tekkelerinde atılmıştır. Şiirlerinin tasavvufi bir coşku işe şekillenmesi bu temel üzerinden yükselmiştir.

 

b. PARİS: EVDEN KAÇARAK EVİ KEŞFETMEK

Yahya Kemal Paris’e hangi niyetlerle gitti ve nasıl döndü? Bu soru bize başka örneklerle kıyaslandığında Şair’in fikri gayretini de gösterir. Paris kaçmak, başıboşluk, isyan demekti oysa. Ancak neticede Paris kendine ve ev’e dönüşün temellerinin atıldığı bir okul oldu.

 

Nisan 1902-Temmuz 1903 tarihleri arasında kısa bir İstanbul dönemi vardır. Ardından

1903-1912 yılları arasındaki Paris Dönemi gelir.

 

1902 yılında İstanbul’a gelir. Ama bu geliş biraz zorunluluktan kaynaklanan bir sürgün havasındadır. Zira üvey annesi ve babası ile geçimsizliği artmıştır, okuması bahanesiyle İstanbul’a gönderilmesi bir çözüm amacı taşıyordu.[28] Ancak -yukarıda da belirttiğimiz gibi- onun bu ailevî sürgünü ile diğerler göçmen aydınların durumunun karıştırılmaması gerektiğini tekrarlamak zorundayız. Bu yolculuk hayatının yolculuğudur. Selanik’te bindiği İstanbul treni ile ilk ve son defa boydan boya Rumeli’yi geçer. İstanbul’a iner inmez bir hayal kırıklığı ile karşılaşır. Dilindeki Rumeliler’e özgü şivenin İstanbullulardan bariz farkı ve İstanbul’a ilk gelişinde polisin taşradan gelenlere yaptıkları muamele onun kendisindeki taşralılık duygusunun ilk defa uyanmasına neden olur. Hayatının ilerleyen yıllarında ise bunu da telafi eder ve adeta bir İstanbul yerlisi ve şairi olup çıkar.

 

Paris’e kaçışı incelendiğinde, çeşitli sebeplerin bunda etkili olduğu görülür.[29] Edebî, sosyal, siyasî, psikolojik ve pratik sebeplerin başta gelen etkenler olduğu görülür. Edebiyatın etkisi, İstanbul’a geldikten sonra dünyasına girdiği Edebiyat-ı Cedide ekolünden kaynaklamıştır. Bu akımın temsilcileri Fransız edebiyatının ve bunların çevirilerinin etkisindeydiler. Dönemin çoğu edebiyatçısında özellikle Fransız etkisi gözden kaçmaz. Dönemin ünlü yazarları kadar Abdülhamit korkusu da kaçış isteğini artırmıştır. Sosyal ortam için bu Abdülhamit baskısı gerekçe gösterilir. Bu sistem onu ürkütmektedir. Hayatının belki de en sivri muhalefetine sahip olduğu bu dönemin korkusunun Paris’te de sürdüğü söylenebilir. Sonraki hayatında ise fazla sert olmayan, hatta uzlaşmacı denilebilecek bir yol tercih ettiği de açıktır.

 

Diğer bir etken olarak da İstanbul’a ilk geldiğinde hissettiği taşralılık duygusu gösterilir. Çocukların şivesiyle alay etmeleri O’da öfke uyandırmıştır. Yahya Kemal, hayatı boyunca bir kara sevdalı gibi bağlanacağı “Osmanlı Payitahtına” taşradan yani Üsküp’ten gelmiştir. Üsküp’ün varlıklı ailelerinden birinin çocuğu olsa da gerek görgü gerekse giyim kuşam ve davranış bakımından İstanbul’lu yaşıtlarına göre hep bir taşralı olarak kalır. İstanbul’dan kopup Paris’e gidişinde taşralılığının ve bu yüzden duyduğu kompleksin de bir ölçüde etkisi olduğu yazılır.

 

Bu “kaçış”a  asıl sebep 20. yy. başındaki Paris’i “özgürlükler diyarı” ve “Sanat merkezi” olarak görmesidir. Taşralı bu avare genç Paris’e tutkuludur. İçindeki isyan iyiden iyiye körüklenir. İçindeki muhalefet giderek siyasi bir ton kazanır. “Memleketi zindan, Avrupa’yı nurlu bir alem” olarak görür.

 

Sıkıntılı bir yolculuk ile sıkıntılı ve sefalet dolu Paris hayatına başlar. Uzun Paris yıllarında sıkıntılı bir hayatın yanında iyi dostluklar kurar; eğitim çabasına girişir ama iki girişimi de yarım kalır. Abdullah Cevdet sık görüştüğü isimlerdendir. İstanbul’dan değil adeta dininden kültüründen de kaçmıştır ama 1905 yılında dinsizlik ve ihtilalcilik ateşi giderek söner.[30]

 

Devam ettiği okulda, Fransa’nın en büyük tarihçileri olarak kabul edilen, Albert Sorel, Albert Vandale, Emile Bourguix gibi isimler ders vermektedir. Bunların içinde Sorel’e bağlanır. Sorel kendinden önceki Michelet, Fustel de Coulanges ve onun öğrencisi Camile Julian gibi  “tarih içinde Fransızlığını arama usullerini” anlatmaktadır. Albert Sorel derslerinde tarih içinde yalnız Fransız milletinin oluşumunu değil Alman ve İtalyan milletlerinin de oluşumunu inceledikçe, Yahya Kemal’de de tarih içindeki Türklük’ü araştırmaya karşı bir heves doğar. Coulanges’ın, Fransa’nın var oluş sürecini ortaya koymada kullandığı metodu Türk vatanına uygulamak; “tarih ortasında Türklüğü aramak”. Tarih içindeki Türk milletinin ve vatanının oluşumunu anlamaya çalıştığı sırada da rastladığı “Fransız toprağı bin yılda Fransız milletini yarattı.” cümlesi üzerinde uzun uzun düşünür. Ve böylece de vatan ve milletimizin “teşekkülünde” Türklerin Anadolu’ya giriş tarihi olan 1071’deki Malazgirt Zaferini başlangıç noktası olarak kabul eder. 1909 yılında “tarih içinde Türklüğü arama” çabasındadır ve bu amaçlar Osmanlıyı incelmeye başlar.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

MURAT EROL

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Hece
Sezai Karakoç
Cahit Zarifoğlu
Kemal Sayar
DÜNYA BİZİM
Edebistan
DİRİLİŞ YAYINLARI
DİRİLİŞ YAZILARI
MAĞARA
SAYHA
Anlayış
Düşünen Siyaset
Dergibi
40ikindi
Dergah Yayınları
SELÇUK KÜPÇÜK
EDEBİYAT DERGİSİ
Doğu Batı
Virgül
İZDİHAM
MAMAK
AZAM ALİ
NUSRAT FATEH
ESKİDEN BERİ
TR-KÜLTÜR
OKUMA YERİ
MEHMET AKİF İNAN
İSMET ÖZEL
ÇEKÜD
Milli Kütüphane
Wikipedia
Kimkimdir
SETA
KARAGÖZ DERGİSİ
NAZAN BEKİROĞLU
Rasim Özdenören
POETİKHARS
TASFİYE
ARALIK EDEBİYAT
YEDİ İKLİM
MÜHÜR
ŞİİRİ ÖZLÜYORUM
BİLİM SANAT
YKY KÜLTÜR
MEVSİMSİZ
EDEBİYAT TÜRK
ŞİİR ELEŞTİRİSİ
NOTOS
ZEMHERİ
BÜYÜK ÜLKE
1 NOKTA
EDEBİYAT TÜRKİYE
HAYALET GEMİ
METİS
KERTENKELE
SİNCAN İSTASYONU
ŞİİR PENCERESİ
DEĞİRMEN
ECE AYHAN
EPİK
MUSTAFA UÇURUM
30. HARF
MOSTAR
ECE AYHAN1

Kategoriler

Arkadaşlarım

xemgin
dildade
hakkar
adnankurnaz
Blogcu Yardım
muraterol
hayriyeunal
kaf
bulentata
dilsizmutercim
kozanali
bengubademz
tugaykurnaz
esitgin
suaviyazgic
Necip Tosun
cemal şakar
edebiyatfelsefe
zemheriedebiyat
enchanteddoll
cevatakkanat
aliemree
bersandegirmenci