1/4/2009 - BİR ŞAİR ÖLSE VE…
BİR ŞAİR ÖLSE VE… Murat EROL HECE DERGİSİ NİSAN 2009
“Köylüleri niçin öldürmeliyiz?/ Bu sorunun karşılığını bulamıyorum” Bu dizeler şimdilerde ne anlama gelir bilmiyorum, ama bir şairi öldürmenin, bir şairin ölmesini istemenin anlamını artık biliyorum: Bir şair ölse ve hepimiz arkasından yazılar yazsak. Bir şair ölse de, arkasından güzel güzel yazılar yazsak ve, ölü bir şair nasılsa sarsamaz iktidarı güvencesiyle, onun Türk şiirindeki yerini irdelesek. Elbette bu oklar baktığım aynaya da yönelmiş durumda. Kaç şair hakkında yazdım, kaç şairin ismi yazdıklarımda göründü? Bu soruyu Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi sürekli dönüp dönüp okuduğumuz, adlarını anarak sırtlarımızı sağlam dağlara yaslamış olduğumuz isimleri dışarıda tutarsak hatırlamam güçleşiyor. Erdem Bayazıt öldü dediler, sonra yudular, geldiği yere toprağa verdiler ve ben de yazdım yazımı. Çağdaşım olan kaç isme, yazılarımda bulunma lütfunda bulundum? Öyle ya iyi olup olmaması önemli midir, adını anmak için bir şairin? “Tanıdığım kaç şair var” sorunu elbette bu tanıdıklarımın kaçı hakkında yazmış olmalıyım, düşüncesi takip eder; ardından ise yazdıklarımın kaçı yazıyı hak etti, sorusu… Çok ciddi bir sorunla karşı karşıya kalıyorum. İnsanlığımın aç canavar oluşu sahnesi öylece donup kalıyor ekranda. Ben insan için, insanla ve son olarak edeple edebiyat demiştim oysa. Oysa biliyorum ki, canavarların başarılı olacağı, muhterislerin anılacağı bir dünya vardı, ve tarih duyguları yargılayamıyordu, tek güvence kader. Şimdi her şey bir yana canavarca bir şair ölmesini ister hale nasıl geldim? Bir yazı için bir şair ölse, ben ve hepimiz yazılar yazsak. Adlarını yazmaktan imtina ettiğim isimleri düşünüyorum. İmtina derken, neden yirmili yılların başında güvendiğim kadar, otuzlu yılların başında güvenmiyorum şairlere, sorusunun aslında 30’dan önce de belleğimde gezindiğini fark ediyorum, ne kadar zamandır böyledir meselesine takılıyorum. Şairler hakkında yazmama kararımı net olarak hatırlıyorum ama, sanırım yediğim birkaç çalımdan sonraydı. Gizli gizli, ısrarla şiir yazışımı bile sonlandıracak bir öfke nöbeti sardığında, kendimi artık şairlerin uzağında bulacağımı düşünmemiştim, ama birkaç arkadaş hariç oldu. Gizli gizli, okuduklarımı beğenmeden, yazdıklarımı okuduklarımdan farklı görmeden, belki de yeniye olan takıntımdandı, belki hayatı seçişimdendi, ama oldu, kendimden de gizler oldum, bunun anlamı bir son vermeydi. Türk şiirine başlamadan veda… Neyse “şairler ölmeli ve bizler yazmalıyız” faslındayız. Neden ölmeli, rahat rahat haklarında yazalım diye. Sessiz bir şairin, sadece gerçekten şiirle uğraşan bir şairin, hastalığını on yıl önce öğrendiğimde şiirlerini göz yaşları içinde okuduğum bir şairin vefatının ardından düşündüm tüm bunları. Elinde kalemler taşıyan garip mahluklar olmuşuz. Levent Sunal öldü dediler, sonra yudular, geldiği toprağa verdiler. Tam zamanıydı yazmak, Allah’ım! Bir ay gecikmiş olmam, bir sayı geç kalmış olmam bir şey değiştirir mi? Yok değiştirmez sanırım, yavaş işliyor bu dünyanın insanlarının saati, gün içinde gün-ay-yıl tüketmiyorlar şükürler olsun, sakin dünya, yavaş zaman insanları… Şimdi şair göçtü, göçmek ne, şimdi ölüm güzellemesi yapmak zamanı –“ölüm geldiğimiz yere dönmekten başka nedir ki” ile başlayan ve yüksek anlamlı cümleleri eskitme çabamız hep tetiktedir.- Şairlerin ölümlerini beklemek boşuna. Mesela bu uğraşılara alt yapı çalışmaları ile başlamak mümkün. Mesel< “sigara içmeyenden şair olmaz”, “şair dediğin günde bir yetmişlik…” Böyle bir çabanın kısa dönemde kara ve ak ciğer çöküntüleri ile bol şair ölümleri gerçekleştirme ihtimali yüksek. Teker teker dökülürken şairler, bizler arkalarından coşku ile ve o derin hüzünlü bakışlarımız ile, onların Türk şiirinde nerede oturduklarına dair yazılar yazarız. Bir yere oturmayanları da bir yerlere oturturuz. Nasılsa artık zarar gelmez müteveffadan. Şimdi bir sorun daha çıkar karşımıza. İyi de, ölü ozanlar derneği yada cemiyetinden hangisi gerçekten şairdi, hangileri ne kadar iyi, ne kadar eksik, hangileri hiç şairdi? Kaldık mı tarihin yargılayan soğuk suratı karşısında. Nasıl bakarız…bir dakika “nasıl bakarız” sorusu anlamsız kalacak, tarihi arkadaşlıklarımız üzerine kuracağız. Edebiyatı bir tanıdıklar cumhuriyetine mi dönüştüreceğiz? “Biraz internette gezindim”, google’da arama yaptım, bu işte bir tuhaflık var ismini bilmediğim bir sürü insan, ismini bildiğim insanlarla bir arada internette isim yapmışlar, e-lügatlere girmişler, ama neden Levent Sunal yok, bir tuhaflık olsa gerek. Tüm haberler vefatından sonra. Şiir tıkıştırılan, alakalı-alakasız bir sürü insanın kendini kandırdığı şiir depoları olan internet sitelerinde bile, sadece bir şiir. Sadece Dergah’ta yazdı tamam da sadece Dergah’ta kalması o şiirlerin, bir anlam taşımalı. Bir cemaati var mıydı, müritleri var mıydı, çevresinde gençleri toplayıp çete teşekkülüne teşebbüs etmiş miydi, dostlara hatır kabilinde yazılar yazmış mıydı? Soruları uzatıp, hepsine sakin sakin “hayır” cevapları verebileceğiz sanıyorum. Mevsim Birdenbire (1997), Biz Neyi Anlar (1999), Soldurmayan İmla (1999) adlı üç gönül emaneti bıraktı… Levent Sunal öldü dediler, sonra yudular, geldiği toprağa verdiler, kayıtlara düştük: İyi şairdi. İyi de bilmediğim isimler, bilmediğim şiirler… Okumayı 3-4 yıl önce bıraktım, bıraktığımda da aynı şeyler vardı, İsmet Özel hala ve kısmen İsmet Özel’di. Bir hata neticesinde bile olmasın, şairlerle bir arada ismim… “Şairlerden nefretimin 20 nedeni” başlıklı bir yazı aklamaz beni ölümlerini isterken onların… “Şair-yazar” üretimhaneleri… Yeni bir kültür ve biçim geliyor, demeyeceğim geldi de. 2000’liler demiştim, sekiz yıl oldu. Kimler yoktu ki? Yoktularmış da. Yoklarsalamalardaymışız. Bekledim. Gördüm. Ne kadar gerçekmişiz? Ne kadar sahici? Bu soruların karşı tarafı şöyle: Ne kadar yalanız, ne kadar sahte…Arkadaşlarım için yazmayacağım, iyi şair olup olmamaları önemli değil. İyi şairler hakkında yazmayacağım. Kötü şairlerin şair olmadıklarını yüzlerine haykıran yazılar da yazmayacağım. Şimdi oturmuş pusuda bir şair ölsün diye bekliyorum. Ancak ölü şairler hakkında yazacağım ben.
|