7/2/2010 - CEMİL MERİÇ'İN SOSYOLOJİK KADERİ3
CEMİL MERİÇ’İN SOSYOLOJİK KADERİ 3
Murat EROL
HECE DERGİSİ CEMİL MERİÇ ÖZEL SAYISI
OCAK 2010, SAYI: 157
5.MODERN ÖNERMELERİ SARSAN KÖRLÜK
Cemil Meriç’in sosyolojik kaderinin en önemli merhalesi gözlerini kaybetmesiyle başlar. 1954 yılının ilkbahar aylarında gözlerini kaybeder. Gözlerini kaybetmesiyle adeta bir boşluğa düşer Cemil Meriç. Sessiz ve uyuşuk bir hayat, küçüklük hissi, düşünce adamının boğuluşu, tam özgürlüğe kavuşacağı anda gözlerini kaybettiği düşüncesi, kuyuya benzeyen pis ve zehirli bir hayat, sevdiklerinin yabancılaşması duyguları içinde yeni bir dünyanın kapılarını aralar.
Necip Fazıl Kısakürek onun için, “Allah’ın, iç gözü iyi görsün diye dış gözünü kapadığı sahici münevver” demiyor muydu? Buradan hareket modern insanın trajedisinin görmenin esaretiyle başladığını söyleyebiliriz. Görmenin dışa dönük olanının menzili gelişip genişledikçe, içe dönük görmenin alanı bir o kadar daralmıştır. Modernist yaklaşım kendine duyu organlarıyla edilen bilgiyi referans aldıktan sonra insanın dış dünya üzerine bilgisini artırmaya dönük çalışmaları hız kazanmıştır. Burada malumatın bilginin üzerine çıktığını, bilgiyi geçtiğini de söylemek mümkün. Dış dünya üzerine olan bilgi arayışında insan kendisi ile ilgisi olmayan, aradığı ile ilgisi olmayan şeylerin oltasında bir malumat sarhoşuna dönmüştür. Gözün ve görmenin yaşamdaki artan önemine paralel bir hızla bu alanda yoğunlaşma ortaya çıkmış, iletişim teknolojisindeki gelişmelerin merkezinde “görme ve görüntü aktarma” uğraşısını yerleştirmiştir. Teknolojinin gelişmesi, televizyon ve internetin yaygınlaşması ve çeşitlenmesi görsel çağın başlangıcı olmuştur.
Sartori’nin görme üzerine eleştirel metninin dikkat çektiği gibi, göz beş duyu organın içinde birincil görev üstlenir, aynı zamanda düşünsel sorunsalların da gizemini taşır. Burada “modernizmin eleştirisini mikro iktidar alanlarında göz üzerinden de yapan” Foucault’yu örnek gösteren Sartori, Onun “Gören mi iktidardır, görülmeyen mi, yoksa görülmeden gören mi?” sorusunu öne çıkarır.
Bilgi araçları karşısında pasif duruş zihnin işgalini getiriyor. Dilin iletiye, görmenin de bakmaya indirgendiği bir zamanda en önemli soru Sartori’ye göre tele (görme)nin, insan doğasını değiştirdiği gerçeğidir. Görüntüye dayalı bir düşünme biçimi hafızanın giderek görsellik üzerinden yeniden şekillenmesini getiriyor. Sembollerin yerini katı görüntünün tek gerçeği alırken, düşünceyi besleyen hayalin yerini de başkalarının hayalleri alıyor. Sembollerin bir bir öldürüldüğü bir çağda söz söyleme gücü görüntünün tahakküm eden katı gerçekliğine kalır. Sartori’nin ifadesiyle “Anlamanın Yoksullaşması” durumu giderek insanın kendi içinde yoksullaşmasını getiriyor; başkalarının dünyası ve başkasının “olan”ı yani çevresel hareket iç dünyanın, düşünce dünyasının hareketlerini gölgeliyor.
Görüntünün sığ gerçekliğini modernizmin fetişleştirdiği bir alanken, görmeyen bir filozof kaderin tecellisi sonucu görmenin iktidarına saldırmıştır üretken düşünce dünyasıyla, görmenin iktidarının tekzip etmiştir. Cemil Meriç görüntünün kirletmediği dünyasıyla doğrudan anlama yönelmiş, anlam üzerinde yoğunlaşarak anlamları dahi sorgulayacak bir boyuta varmıştır. Cemil Meriç, insanlığın hikâyesini kavramak ve bu konuda başkalarına mihmandarlık etmek için asıl gerekli olanın göz değil, ondan bağımsız görme olduğunu göstermiştir. Görerek bilgi edinmek yerine duyarak dış dünya bilgisini artırmanın mümkünlüğü, görüntünün sığ gerçekliğini aşmasına da vesile olmuştur. “Masa” deyince insanın aklına gelen çok farklı modellerde ve renklerde masa olabilir, ya da kullanılan bir masa olabilir. Bir masa görüntüsü sadece bir masa görüntüsüdür, o kadar. Farklı renklerini, modellerini düşünmenin önünde engeldir masa görüntüsü.
Dünyanın dışında yaşamaktır artık Cemil Meriç’in “kör” dünyası. Yine de bir ışık bulur bu dünyada. Bazen şükrediyor körlüğüne, felaketine dört elle sarılmak istiyor. Güzelliklerin kaybolduğu bir dünyada yaşamak… Böyle bir halde bir teselli bir ışık olur. Her şeyin sorumluluğunu tek bir şeye yıkmanın tesellisi. “Bu afet hezimetlerini meşrulaştırıyor.”du.
Cemil Meriç’in, trajedi olarak başlayan görmeyen dünyası hakkındaki son yorumlarından birisi ise, aslında bu durumla barışmış, bu durumun üretkenliğini kaybettirmemesinin karşısında bir memnuniyet ifadesi gibidir. 6 Mart 1983 tarihli bir Jurnal notunda “Gözlerimi kaybettikten sonra ideal bir mutluluk düşünemezdim. Ama hayatı yine de seviyordum.” diyordu.
“SAHA”DAN FİLDİŞİ KULEYE
Cemil Meriç daha gençlik yıllarında önce Türkçülük sonra da sosyalist fikrin etkisindedir. Hatta –yukarıda da değinildiği gibi- tutuklanır ve yargılanır. Mücadeleci ve kolay teslim olmayan yapısı onun ileriki yıllarda daha büyük mücadelelere girişeceğini gösterebilecek emarelerdi. Ancak olan 38 yaşında dünyayı görmesinin son bulması ile her şey karışır. Sahada aktif bir şekilde politik görüşlerini açıklamak ve yaymak için mücadele yapması beklenen Cemil Meriç, kendisinin “miskinler tekkesi” olarak nitelendirdiği fildişi kuleye mahkum olmuş, sadece yazdıklarını ateş hattına fırlatmakla yetinmek zorunda kalmıştır. Fildişi Kuleyi “davasız sanat meczupları”nın yeri olarak nitelerken, fikir ve sanat adamının yeri olarak ateş hattını gösterirken, her sanatçının hayırla şerrin savaşında ister istemez yer almak mecburiyetinde olmasını savunurken, tam da oraya mahpus olur. Artık sahadan çekilmiş ve mücadele alanın üstünde yüksek bir yerde konuşmaktadır. “Ebediyete ve kainata yönelen bir ihtiras” fildişi kuleye mahkum olmuştur. Yalnızdır, fikir ve sanat kavgasının dışındadır artık. Bu kader onu politikadan ve politikacılardan da uzaklaştırmıştır, zira artık politikanın kurtarıcılığına da inanmamaktadır. Bu kader O’nu Cemil Meriç yapmıştır. Cemil Meriç’in kaderi onu 33 yıllık bir karanlığa mahkum ederken, bu kader onu kavgalardan korumuş, kimsenin yanında olma mecburiyetini ortadan kaldırmıştır, ve tam aksine başka bir kapı açmıştır: Paylaşılamayan Cemil Meriç. Cemil Meriç kimseye girmeden birileri O’na gelmeye başlamıştır.
İDEOLOJİK KÖRLÜK
Cemil Meriç’in görmemesi üzerinde bir mecaz denemesi olarak O’nun bir ideolojik kör olduğu üzerinde yapılabilir. Gençlik yıllarındaki yönelimlerinin ardından bir yeri olmamış, bir fikre bağlanamamış, kimsenin peşinden gitmemiştir. Türkiye’nin ideolojik kategorizasyonlarının sınırlarını zorlamış, hatta çoğu kez sınırları alt üst etmiştir. Solcu Cemil Meriç Osmanlı’yı sever, İslam medeniyetini büyüklüğünü bilir ve takdir eder, Said Nursi’yi ve Kenan Rıfai’yi beğenir, adeta Sol’un gözünü kapadığı her şeye O gözünü açar. Sağcı Cemil Meriç ise Marx’ı sever, Tanrı sorununu netleştirememiştir, en önemlisi de kişileri ve olayları sorgulayıcıdır. Sağ’a da Sol’a da sığmamıştır. Sığamamıştır. İdeolojik körlük Cemil Meriç’in ideolojilerin kalıplarını ve vaazlarını değil, fikirleri ele almayı öncelemesini de getirmiştir. “İdeolojik körlük” ifademiz aslında Cemil Meriç’in görmeyen gözlerinde somutlaştığını söyleyebiliriz.
İdeolojileri idrake giydirilen deli gömlekleri olarak nitelendirirken de, ideolojilerin uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri derken de ideolojilere inanmamaktadır, ancak çünkü kaosu kozmos yapan insan zekası, tecrübelerini ideolojilerde sergilediği için, siyaset dünyasının haritaları olduğunu düşündüğü için ideolojilere istemesek de onlara muhtaç olduğumuzu belirtir. Yine Türkiye’deki ayrışmalar için de neden olarak ideolojileri adres olarak gösterir. Bunu yine ifade ederken kelimelerinin ışıltısı okurunun gözünden kaçmaz: “1923’den sonra Türkiye etnik bakımdan berraklaşmış, fakat hala birbirini seven insanların vatanı olmamıştır. Ancak kültür insanı gündelik kavgaların dışına çıkar. İdeolojiler kinlerimize takılan maskelerdir.” İnsanların içinde bulundukları zamanın ve geçmişin miras kalan kinlerinin maskesidir ideolojiler. İdeolojiler insanın kendi yarattığı “Tanrı”. İnsanlar ise yüyıllarca bu “Tanrılar Savaşı”nın piyonları, oyuncak askerleri. Her bir insan bu “yüce” amaçlar uğruna yıllarını kurban etmek zorundadır. “Tanrılar savaşı” isimler değiştirerek binlerce yıldır sürüyor. Tanrı’nın yarattıkları, kendilerine yeni tanrılar yaratıp sonra peşine takılmaya devam edecekler. Bu ülkenin kaderi, gençlik damarını hiç kaybetmeyen bir ruha sahip olmasına rağmen bu dinamik yapının kendi içinde kendisiyle sürekli savaş halinde olmasıdır. İşte bazı ülkelerin kaderidir bu. Kendi kendini yiyen bir organizma. Kendinin büyümesinden korkan, kendisinden korkan ülkeler vardır. Bunu biraz eritmek için Türkiye gibi ülkelerde ideolojiler iyi bir spordan daha fazla etkilidir.
Bunlarla birlikte tarafsızlık sloganı da Cemil Meriç’le felç olur. Sosyal ilimlerle uğraşan her insanın alacağı ilk dersin, sosyal ilimlerin relatifliği olduğunu söylerken de, taraf tutmayan insanın şahsiyetinin felce uğramış olduğunu söylerken de, tarafsız bir sosyolojinin olmayacağını iddia ederken de iddialıdır.
Cemil Meriç’in ideolojiler ve tarafsızlık konusunda söyledikleri bir çelişki değildir. Bir ideoloji sahibi olmak belki taraf olmak anlamına gelir, ama hangi taraf sorusu burada netlik kazanır. O sebeple taraf olan insan neye ve kime taraf olduğunu net olarak bilen insandır. Neye ve kime hizmet ettiğinden habersiz insanlar mı taraftır? İdeolojilerin taraftarı olmak hakikatin tarafından uzaklaşmak anlamına gelir. Gerçek bir taraf olmak ise hakikatin yanında olmaktır. Cemil Meriç kendi hakikatinin tarafında yer almayı seçmiştir.
6.SONUÇ: BU ÜLKE’NİN YAZARI
“Bu ülke” sloganlaşmıştır. “Bu ülke” diye cümleye başlayanın eli değmiştir bir Cemil Meriç kitabına. Bu ülkenin mütefekkiri, bu ülkenin filozofu olmayı başardı Cemil Meriç. Bu ülke’nin yazarı derken, hem Türkiye’nin yazarı, hem de aynı adlı kitabın yazarı anlamına geldiğinin de farkındayız.
“Bu ülke” de kaderdir, yazı da. Yazının başından bu kısma kadar üzerinde durulan konular olmasaydı Cemil Meriç yazıya nasıl başlardı? Yada soruyu şöyle soralım, başka nasıl bir dünyaya ait olsaydı yine de yazabilir miydi?
İlk yazısı 23 Eylül 1933 tarihinde yerel Yenigün gazetesinde yayımlanır. İstanbul'daki ilk yazısı Balzac üzerinedir ve 1941 yılında İnsan dergisinde yayımlanır. “Bu Ülke” 1974 yılında yayımlanır.
Belki Sağ’ın bir klişesi ama evine dönmüştür artık. İşi evin sorunları, dünü, bugünü ve geleceği üzerine düşünmektir. Eve dönüşü de kader. Konya yolculuklarının birinde “kendi insanım” dediği, “kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli” dediği yolcunun “sen bizden değilsin” cümlesi Cemil Meriç’e yolculuk esnasında söylenir. Yolculuk biter. Yılların seyyahı eve döner. Yıllarca boşuna çile çektiği düşüncesiyle uçurumun kenarında uyanır yolculuğundan. Ancak yıllarca düşünce seyahatinde olan bir insan olarak artık bir seyyah olarak alışmış, seyyahlık karakteri haline gelmiştir. Melez ve çoğul bir kimlik yakasına yapışmış ama bu O’nun bir yerli olmasına engel olmamıştır. Göçmen bir aileden geliyor, ilk gençlik yılları arafta olan bir bölgede geçiyor, yabancıların ürettiği ideolojiler peşinden gidiyor, Avrupa’ya seyahat, Hint’e duyulan aşk ve eve dönüş. Böyle adım adım yerlileşme. Bir gruba değil, millete ait olan bir Cemil Meriç var. Doğu’nun da Batı’nın da hakkı teslim edilmiştir artık: “Doğu gönlün, aşkın, hayalin vatanıdır. Batı aklın, tekniğin, realitenin vatanı.”
Arafta olması belki inanç boyutuyla ama Cemil Meriç’in arafta oluşundan değil de gezginliğinden, fikir göçebesi oluşundan söz edilebilir. Bu göçebelik, değişimden ziyade, bir aitliği olmadığından görmek ve bilmek amaçlı bir göçebelik. Cemil Meriç’i bu ülkenin insanları olarak her geçen zaman daha iyi anlayacağız. Cemil Meriç’in düşünceleri, bıraktığı izler, takip edildikçe çoğaltılacak, önümüze zenginlikler çıkaracak bir mirastır. Gelecek haritası adeta. Çünkü Cemil Meriç bu ülkenin her bir ferdinin hayalini kurduğu o büyük ülkenin, hem müjdecisi hem de o özellikleri taşıyan birkaç düşünüründen biridir.
MERİÇ, Bu Ülke, s.45, s.46, s.47
Giovanni SARTORI, Görmenin İktidarı, Çev.: Gül Batuş-Bahar Ulukan, Karakutu Yayınları, 2006, s.9
SARTORI, a.g.e., 2006, s.7
SARTORI, a.g.e., 2006, s.11
Naci BOSTANCI: Ölür İse Ten Ölür, MERİÇ Ölesi Değil, Zaman Gazetesi, 13 Haziran 2007
MERİÇ, Jurnal Cilt:1, s.87
MERİÇ, Jurnal Cilt: 2, s.343
MERİÇ, Sosyoloji Notları …, s.43
MERİÇ, Sosyoloji Notları …, s.19
MERİÇ, Mağaradakiler, s.279 vd.
Cemil Meriç Ve Bu Ülkenin Çocukları, Edisyon, İz Yayıncılık, 1998, s.100. ARMAĞAN: a.g.m.-2000
MERİÇ, Sosyoloji Notları …, s.74
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/2/2010 - CEMİL MERİÇ'İN SOSYOLOJİK KADERİ2
CEMİL MERİÇ’İN SOSYOLOJİK KADERİ 2
Murat EROL
HECE DERGİSİ CEMİL MERİÇ ÖZEL SAYISI
OCAK 2010, SAYI: 157
HİNT’İN KUMAŞI
Hint’in kumaşı rengarenktir. Hint bir felsefenin, mistik bir dünyanın başlangıcıdır. Hint düşüncenin gökkuşağıdır. En eski medeniyetlerden birisi, zengin düşünceler havzasıdır Hint.
Bugünkü Hindistan 15 Ağustos 1947’de yüz yıllık İngiliz sömürgeciliğinden kurtularak bağımsızlığını kazandı. Yine Hint yarımadasının diğer parçaları olan Pakistan 14 Ağustos 1947’de, Pakistan’dan ayrılan Bangladeş ise 1971 yılında bağımsız oldu. Hindistan merkezli Hint yarımadası Hinduizm, Budizm, Jainizm ve Sihizm’in doğduğu coğrafyadır. Yine İslamiyet, Hıristiyanlık, Yahudilik ve Zerdüştlük gibi dinlerin de yaygın olduğu bir bölgedir. Yirminin üzerinde farklı dilin varlığını söylemek bölgenin dokusunu ele verecektir.
Bölge İslam dünyasına yön veren bir çok isim yetiştirmiştir. Türk-İslam tasavvuf dünyasının önemli isimleri buradan çıkmıştır, bunların bugün bile etkileri yoğundur. Bu etkiden önce o bölgedeki kültürel ve edebî ortamın oluşmasında Türk asıllı mutasavvıf, düşünür ve sanatçıların rolü büyük olduğuna dikkati çekmek gerekir. Bu yönüyle bölgeye önemli bir renk veren İslam ve Türk etkisi, oradan çoğalarak Türk-İslam düşüncesini etkileyen bir hal almıştır.
İslam dünyasının merkezlerinden olan bölge, İngilizler’in 17. yüzyılın başında başlayan hakimiyet kurma çalışmaları sonrasında bir İngiliz sömürgesi olmuş, böylelikle eğitim sistemi, ilim geleneği ve İslam araştırmaları yeni yöntemlerden etkilenmiştir. Sömürge olmadan önceki kurumlar faaliyetlerini sürdürse de, yeni tarz eğitim şekilleri ülkeye hakim olmuştur. Bölgenin zengin ilmi geleneği sürmüş, İslam dünyasının da en büyük ilmi kaynaklarına ev sahipliği yapmıştır. İngilizler yüzyıllık bir sömürgecilik faaliyetinin ardından arkalarında dönem dönem patlaması için bombalar bıraktılar. Bölge bir türlü huzur bulmadı. En kötüsü de 600 yıldan beri Hindistan’ı aydınlatan ilim, İngilizlerin yarımadaya hâkim olmalarıyla sönmeye yüz tuttu. İngilizler iktidarı ele geçirdikten sonra kendi din, kültür, ilim ve sanatlarını da yaymaya başladılar.
Böyle bir sömürgelik faaliyeti ile kalan Hint yarımadasının iki yüzyıllık macerasının özeti: Adı kalmış, ruhu girmiş bir coğrafya, ilmi gitmiş şovu kalmış bilgelik.
Cemil Meriç eski bilgeliğin, yitik irfanın, unutulan “umran ”ın peşine Hint’te düşer. “Hint Edebiyatı” kitabını 1963 tamamlar ancak eser, 1964 yılında yayımlanır. Hint bir milattır. Cemil Meriç Kolomb’un Asya’yı ararken Amerika’yı bulmasına benzetir kendi durumunu, O da “Avrupa’yı incelerken Hintle karşılaştım” diyerek düşüncenin gökkuşağının bütün renklerini sevmeyi, peşin hükümlerin mahpesinden kaçmayı, hakikatin çeşitli yönlerine eğilmeyi, hayatın her tecellisine saygı beslemeyi öğrendiğini yazar. Kılavuzu yine Avrupalıdır. Çünkü, Cemil Meriç’in dünyaya baktığı yer orasıdır, onlar kendisinden önce Hint’e gitmişlerdir. Sonradan görür, sonradan evine döndükten sonra, kendi yakınındakileri.
Meçhule açılan kapı olarak gördüğü Hint, Cemil Meriç’te şiirsel bir anlam, coşkun bir ırmak (Ganj) olur.Toprakla insanı hiçbir edebiyatta böyle içli dışlı görmemiş, her çiçeğini konuşurken, her patikayı göğsünde bir kalp çarparken görür. Toprak buram buram aşk tüter. Hint’te ezeli ve ebediyle, başlamayan ve bitmeyenle meşguldür. Asya aşkın kanat açabileceği tek ülke.
Kendini Lenin’den çok Gandi’ye yakın bulur, bunun nedeni olarak kavganın dışında olmasını gösterir. Lenin bir kavganın tarafındadır. Bir kavganın sembolüdür. Gandi ise kendi coğrafyasında bir taraf olsa da Türkiye’de bir karşılığı yoktur, taraftarı yoktur. Gandi Türkiye için sadece bir sivil itaatsiz, bir liderdir.
Gandi ve Tagor çağdaş Hint düşüncesinin iki kutbu. Gandi hakikatti, Tagor rüya.
Avrupa’nın Hint’i keşfedip sömürerek Meriç’in ifadesiyle kendi “irfanının kaderini” değiştirirken aslında Cemil Meriç’e de sarılacak iki posa bırakır. Hayır, Gandi ve Tagor kötülenecek düşünürler değil belki, ama koskoca irfanın kenarında rüzgarıyla beslenen bu insanlara gelene kadar, yarımadanın değil dünyanın ilmine irfanına katkılar sunmuş çok sayıda isim vardır. Avrupa sadece maddi ve insani kaynakları değil, aynı zaman da bölgedeki irfanı da sömürmüş, o büyük geleneği etkisizleştirmiş ve artık posası çıkmış bir hale getirmiştir. Zengin İslam ilim geleneği giderek yerini, İslam’ı modernize etmek isteyenlere, Gandi ve Tagor ikilisine kaldı.
Hint’teki düşüncenin gökkuşağına dönen projektör aslında Cemil Meriç’in aynadaki aksine dönen projektördür. Aynadaki akis de bir gökkuşağını andırmaktadır. Kendi düşünce dünyasının da giderek bir gökkuşağına dönüştürür.
3.DÜNYAYA AÇILAN KAPI: FRANSA
Osmanlı modernleşmesinin ve onu takip eden Cumhuriyet modernleşmesinin Fransa modelli bir modernleşme olduğu tespitini bu kısımda yapmak zaruri. Kamu hayatımız bugün bile büyük oranda Fransız modelinden esinlenmeler taşımaktadır. Cemil Meriç’in de bu açıdan Fransız kapısından dünyaya açıldığını söylemek mümkün. Hatay’daki Fransız işgali Cemil Meriç’in kaderinde Fransa ve Fransızca kapılarını açmış, bu kapıdan girerek önce Avrupa’ya, ardından Doğu’ya, son olarak da kendi içine doğru bir yolculuğu getirmiştir. Bunu da yine kendisi “Yabancı gıda, edebiyatın şu veya bu eksiğini tamamlayan bir vitamindir sadece.” diyerek bir komplekse dönüştürmediğini de ilan etmiştir.
Cemil Meriç, Fransız idaresinde olan Hatay’da ilkokulda üçüncü sınıftan itibaren Fransızca dersleri görmeye başlamıştır. Yine liselerde de Fransız kültürü ağırlıklı bir eğitim sistemi vardır ve yine bu eğitimden de geçer. Lise eğitiminde Türkçe, Arapça, tarih dışında bütün dersler Fransız okutuluyordu. Yine “Memleketin kayıtsız şartsız efendisi Fransızlardı. Fransızca bildiniz mi, önünüzde bütün kapılar açık demekti.” diyerek dönemin önemli bir siyasal duruma da işaret eder. İyi derece Fransızca bilen bir genç olarak 1944-47 arası, dönemin çeşitli dergilerinde özellikle Fransız edebiyatı ve düşüncesi üzerine incelemeler, daha da çok tercüme eleştirileri yazmıştır. Eserlerinde Fransa’nın entelektüel geçmişini ele alır. Fransa’nın daha çok Müslüman Doğu’yla temasta olduğunu vurgularken, ayırıcı özellik olarak da “Fransa’yı Fransa yapan fikre gösterdiği saygıdır.” yargısında bulunur.
Fransız edebiyatı ilk aşkıdır. Balzac da bu edebiyat içinde bir ilk aşktır. Balzac bir rehberdir genç Cemil Meriç için. Balzac’ı romancı olmasının önündeki engel olarak gösterir. Onu tanımasa romancı olmak isteyeceğini kaydeder. En çok sevdiği Fransız yazarları sırlarken yine Balzacla beraber Hugo ve Chateaubriand isimlerini de sayar. Önemli bir proje olarak da bir Balzac çalışmasından bahseder. “Üç bölümlük bir kitap: 1-Balzac’ı yaratan dünya, 2-Balzac’ın yarattığı dünya, 3-Dünyada Balzac.” Bu hayata geçmemiş bir proje olarak kalır. Düşünce hayatına yön veren öteki ustalar olarak da İbn Haldun ile birlikte Fransız Roussea’nun isimlerini zikreder.
Cemil Meriç’in entelektüel ateşinin ilk kıvılcımlarını Fransız edebiyatçılardan almasında, O’nun yetiştiği çevredeki Fransız kültürünün etkisi olmuştur. Bu sosyolojik kader, bir ömür yol alacağı bir yolda onun ilk adımı da olmuştur aynı zamanda.
4.DÜNYAYA DÖNEN PROJEKTÖR: SOSYOLOJİ
Modernleşme ve sosyolojinin gelişiminin bir eş-zamanlılık gösterdiğini söylemek mümkün. Zira modernleşen ve karmaşıklaşan toplum yapılarının anlaşılması başlı başına bir mesele halini almış, bu anlama ve yorumlama çabası bir bilim dalına dönüşmüş. Modernizm bir konuda aciz kaldıkça bilim üretmiştir, orayı hedef göstermiş. Toplumu anlamak değilse de topluma malzeme gözüyle bakmak modern bir sorundur. Geleneksel insanın dünyasında toplum doğal yaşam alanıyken, modernist yaklaşım bu yaşam alanını malzemeleştirerek incelemeye çalışır. Geleneksel dünyada da insanlar toplumla ilişkiler ve toplumu anlama gibi bir takım etkinlikler gerçekleştirirler. Ama bizim bugün sosyoloji olarak adlandırdığımız bir dalına konu çaba modern bir uğraşıdır.
Cemil Meriç de, sosyolojinin buhranların çocuğu olduğunu söyler. Batı düşüncesinin üç başından biri yine sosyolojidir. Endüstriyel toplumun çocuğu olarak niteler. Bizdeki sosyoloji çalışmalarının 1914 yılından beri bir kürsü çerçevesinde sürdüğünü, Fransa’dan ise 1958’e kadar liselere bile alınmadığını belirtir. Bunlardan ayrı olarak ise, sosyoloji eleştirilerinden geri durmaz Cemil Meriç. Sosyoloji eleştirilerini modernleşme eleştirisi olarak da ele almak mümkün. Diğer yandan sosyolojinin bilimsel sıkıcılığını sık sık ifade ederken bunu edebiyatla aştığını da söyler. Ancak diğer yandan ise bilimden çok metod olduğunu ve kuruluş halinde olduğunu ifade eder. Zaman zaman farklı konulardaki görüşlerinde böyle boşluklar karşımıza çıkıyor. Cemil Meriç sosyoloji aracına binmiş bir şair. Böyle konuşur.Aracını eleştirebilir. Ama bu aracın sunduğu imkanların kendisine yol açtığını da burada sosyolojinin hakkını vermek için ifade edebiliriz.
Cemil Meriç’in ilk durağı Saint-Simon’dur. Fransız sosyalizminin kurucusu, sosyalist düşüncenin en önemli isimlerinden birisidir Saint-Simon. Kitabı yayınlanınca komünist olarak damgalanmaktan kurtulmaz.
Comte’u aşıp İbn Haldun’a varmayı da başarmıştır Cemil Meriç. O’na göre İbn Haldun Comte’tan çok önce sosyolojinin en büyük müjdecisidir ve hakikattir. Cemil Meriç’in İbn Haldun’a varması onun kendi bölgesine de dönmesi anlamına gelir. Osmanlı’da düşüncenin değil şiirin olduğunu söylerken de, nesirsiz düşüncenin olmayacağını söylerken de sosyolog olarak yaklaşır konuya. Ama Türkler’de İslam’dan önce düşünce olmadığını da belirtmekten geri durmaz. Cemil Meriç giderek tarih sosyolojisi ile edebiyat sosyolojisinin düşünme biçimine yönelir. Tarihin kuru kronolojisinden ziyade, toplumun hareketliliğinin nedensellikleri üzerinde durur, olayların topluma yansıyan nedenleri ve sonuçlarını önceler.
Sosyoloji Cemil Meriç’te düşünme metodu olarak varlık bulur ama bilimsel yöntemlere gömüldüğü yargısında bulunmak ise doğru bir tespit olmaz. Sosyoloji Cemil Meriç’in kendisini inşa eden kalesinde önemli bir araç olmuştur.
Ali Fuat BİLKAN: Babürlü Devleti’nde Türkçe, Divan Dergisi, 2004/2, Yıl 9, Sayı 17.
Durmuş BULGUR: Ticaretten Sömürgeciliğe XIX. Yüzyılda Hindistan ve İngiliz hâkimiyeti, Divan Dergisi, 2004/2, Yıl 9, Sayı 17.
Sırayla: MERİÇ, Bir Dünyanın Eşiğinde, İletişim Yayınları, 1996, s.91. MERİÇ, Sosyoloji Notları… s.166. MERİÇ, Bir Dünyanın Eşiğinde, s.63
MERİÇ, Bu Ülke, s.246, s.247
MERİÇ, Jurnal Cilt:1, s.149
MERİÇ, Kırk Ambar Cilt:1, İletişim Yayınları, 2009, s.229
MERİÇ, Jurnal Cilt: 2, İletişim Yayınları, 1998, s.251-252
MERİÇ, Sosyoloji Notları …, s.173, s.178
Sırayla: MERİÇ, Bu Ülke, s.45. MERİÇ, Mağaradakiler, 1997, s.279 vd.. MERİÇ, Bu Ülke, s.45. MERİÇ, Kırk Ambar Cilt:1, s.250. MERİÇ, Mağaradakiler, s.279 vd.
MERİÇ, Bu Ülke, s.185. MERİÇ, Jurnal Cilt: 2, s.177. MERİÇ, Sosyoloji Notları …, s.193
MERİÇ, Sosyoloji Notları …, s.20
MERİÇ, Sosyoloji Notları …, s.202. MERİÇ, Umrandan Uygarlığa, s.160
MERİÇ, Sosyoloji Notları …, s.139, s.29
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
MURAT EROL
Kategoriler
Arkadaşlarım
xemgin dildade hakkar adnankurnaz Blogcu Yardım muraterol hayriyeunal kaf bulentata dilsizmutercim kozanali bengubademz tugaykurnaz esitgin suaviyazgic Necip Tosun cemal şakar edebiyatfelsefe zemheriedebiyat enchanteddoll cevatakkanat aliemree bersandegirmenci
|